Blog

Acı Reçete Konuşmaları:
Açık Laboratuvar / Hiper Realite-Simülasyon / Bugünü Değerlendirme

3 Aralık 2020 Prş

YouTube’da izleyebileceğiniz konuşmanın metni, yayın için kısaltılmış ve düzeltilmiştir.

Dr. Necmi Sönmez: Bu konuşma, hazırladığımız ACI REÇETE #02 sergisinin farklı özelliklerini gündeme getirmeyi amaçlıyor. Biliyorsunuz bu sergi fiziki alanda bire bir kurgulandıktan sonra, çevrimiçi kanallardan izleyicilere dijital olarak aktarıldı ve bu serginin en önemli özelliklerinden bir tanesi. Bu özellik bir çeşit açık laboratuvar özelliğini gündeme getiriyor. Burada Açık Laboratuvar derken hem bu imgelerin oluşumunda hem de paylaşımında izleyicinin daha önce alışık olmadığı bir deneyselliğin kapısını aralanıyor; eserlerin imgeselliğini oluşturan robotlar var. Bu robotlar bir şekilde sanatçının özerkliğini ve imgelerin internet ortamında paylaşımını ve aynı şekilde bir tür sanatın aura kavramını bombardıman altında bırakıyor ve bu da bence sergide çok kaygan zeminler oluşturuyor. Bu konudaki fikirleriniz nelerdir, onu merak ediyorum. Sözü önce Osman’a veriyorum.

Osmancan Yerebakan: Teşekkürler Necmi beni davet ettiğin için. İçinde bulunduğumuz düzlem de aslında sergi hakkında konuşmak için iyi bir düzlem. Ben buradayım, New York’tayım, siz İstanbul ve Almanya’dasınız. Bu durum, aslında şu anda içinde bulunduğumuz gerçeğin bir yansıması. ACI REÇETE sergisi de bunun yansıması. Bu konuda söylemek istediğim ilk şey, ACI REÇETE’nin yarattığı görsellerin sürekli değişiyor olması ve aslında eser yaratma aurasının ve o gizemin bizi bir anda eserin mutfağına çekmesi. İşin nasıl yapıldığı ve bir anda o gizemin kaybolması ve işin sürekli olarak yenilenmesiyle, şu anda girsem göreceğim manzarayla bir saat sonra göreceğim manzaranın değişmesi, bunun yarattığı heyecan ve beklenti belki daha önce mümkün olamayacak bir durum yaratıyor. Ve bir taraftan bunun evrensel olması. Benim buradan manzarayı görebilecek olmam ve sizin Almanya’dan ya da İstanbul’dan görebilecek olmanız, büyük bir etki yaratıyor. Burada diğer bahsetmek istediğim de land art ve hatta bir filmde vardı, bir gün uyanıp tarlada dev şekiller buluyorlardı. Bunu uzaylıların yaptığını düşünüyorlardı, bir tekinsizlik vardı. Land art’a, spiral jetty’e de, bu bir anda nasıl oldu hissi hakimdir; bir yandan da bu yaklaşım oldukça erkekti, bunu yaptım, bitti ve şimdi siz bundan büyülenin ve bunu nasıl yaptığımı merak edin imgesinin aslında burada biraz oldukça dağıldığı bir durum. Bu eril büyünün ortadan kalkması, tarihsel olarak belli şekillerde kadınlara aksedilen el işi gibi, heykel gibi iş üretme tekniklerinin, daha belli şekillerde kadınsı hale sokulan pratiklerin -hatta burada performans sanatından da bahsedebiliriz- işin nasıl yapıldığının ele verilmesi durumu aslında burada var. Bir heykel ya da performansta sürece şahit olmak mümkün. Dev bir land arttansa, burada o var. O şekillerin sanatçıların kontrolünün dışında sürekli değişiyor olması, gizeme dayalı bir güç yaratıyor. Bir anda robota teslim olunuyor. Roomba benim evimde de var, özellikle köpeğim de olduğu için. Sürekli çalıştırmak zorunda kalıyorum. Genelde evde yokken çalıştırdığım için bilinmezlik örgüsü de buraya dahil olarak var. Bence buradaki en önemli nokta, güncel sanata aksettiğimiz, nasıl oldu, bakın ben ne yaptım yerine sürekli bir işin mutfağını görmek.

NS: Bence ilginç bir yorum oldu. Kumru Hanım siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Dr. Kumru Eren: Teşekkür ediyorum önce davetin için. Ben biraz daha farklı bir yerden ele alabilirim bunu diye düşünüyorum. Öncelikle Borusan Contemporary malumumuz üzerine zaten oldukça deneysel; hem temsil alanının hem de izleyici deneyiminin sınırlarını araştıran bir kurumuz. Fakat buna rağmen ACI REÇETE çok farklı bir yere oturuyor. Bizim bile geleneğimizin dışına çıktığımız bir sergileme biçimi olduğunu söyleyebilirim. Bunu sanat tarihsel olarak ele alırsak, burada ekran sanatsal bir espas olarak kullanılıyor, tuval ya da kağıt yerine. Hatırlarsanız bu daha çok video sanatıyla hayatımıza giren bir olguydu. Fakat bu sanatsal espas Marcel Duchamp ile birlikte sergi mekanına girdi. Sergi ekran için sanatsal espasın farklılaştığı bir izleğe oturuyor. Bu iki izleğin ötesinde de, bu iki farklı espasın ötesinde, hibrid terimine de çok yakışan, buna çok enteresan bir enstalasyon diyemeyeceğim, bir sergi deneyimi yaşatıyor diyelim çünkü biliyorsunuz biz, enstalasyonu kurduk ve 7/24 bunun izleyiciyle buluşmasını sağladık. Farklı teknolojiler, insan ötesi, insan olmayan, yapay zeka ve robot teknolojisinin söz konusu olduğu ve birazdan bahsedeceğiz sanıyorum, insan emeği, yerleşim, gibi Marcel Duchamp sonrasında sergi mekanına çıkan, sergi mekanında da var eden sanatsal oluş da devredeydi. Biraz da ben Osmancan’ın bıraktığı yerden, burada Roombaların yaptığı hareketlerin, her ne kadar gelişigüzel gibi görünse de, bir şekilde kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu fark ediyorum zamanla. Her ne kadar bir action painting sanatçının jestleriyle oluşmuş, ki action painting sanatçıları Osmancan’ın da biraz evvel söylediği gibi, çok daha eril, maskülen ve Batı dünyasının eril izleğine oturur. İzleyici ve sanat eseri, sanatçı diyalektiğinde otursa da burada bizim Roombalarımız action painting sanatçısının yerine geçerek farklı resimler yaratıyor ve bir taraftan bu gelişigüzellik içerisinde kendi içinde bir tutarlılığa sahip olduğu, Cy Twombly’nin bir döneminde tuvalinde rastgele çizgilerinin, kendi içinde bir kriptoyu, kendi içinde şifrelenmiş çizgilerini anımsatıyor benim için. Robotların, yapay zekanın nasıl kurgulandığını, belki de önümüzdeki dönemde hayatımızda olduğuna dair başka bir kapı açıyor. Yine bence buradaki enteresan konumlardan biri de perspektif üzerinden ele alabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bizim burada kullandığımız kamera sistemlerinin çoğu sergiyi yukarıdan bir bakış açısından veriyor ve bu aslında son dönemde karşımıza drone’la birlikte öne çıkan, bir drone perspektifi diyebileceğimiz, askeri bir perspektif diyebileceğimiz bir olgu. Biz de 7/24 bu Roombaları gözlemliyoruz. Çalışmadıkları zaman müdahale ediyoruz. Aslında bir gözetim toplumu, Foucaultcu gözetim toplumunun bir parodisi gibi. Onlar da izleniyor, onlar da çalışmadıkları zaman müdahale ediliyor. Burada bir iktidar ilişkisi söz konusu olabilir. Kavramsal olarak çok farklı okumalar karşımıza çıkıyor. Belki daha sonra uzun uzun üzerine çalışılması gereken, perspektif ilişkimizde farklılaşma. Ekran, medya çalışmalarının drone teknolojileriyle birlikte hayatımıza soktuğu yeni bir dünyayı görme biçimi ve tabi yapay zeka diye düşünüyorum.

NS: Burada tabi benim sergi bağlamında özellikle gündeme getirmek istediğim konulardan biri emek, sanatçı emeği ve bu emeğin nasıl izlenebilir olduğu. Bunun ilk başta kolay anlaşılamayan bir özelliği var. :mentalKLINIK’in daha önceki performatif işlerinde gündeme geldiği gibi burada hem fiziki hem de sanal açılımlar çok farklı sinerjiler ile farklı açılımlar sağlıyor. Bu emek kavramını çok fazla ön plana çıkarmayan, uçuculuğu, Osman’ın da konuşmasında bildirdiği gibi, bir hafifliği var. Çok tuhaf bir şekilde bence bu çalışma, bu sergiye bir aura kazandırmış oluyor. Hem izleyicinin sanat eseriyle olan ilişkisi hem bu ilişkinin yorumlanabilmesi çok farklı noktalara çok farklı uçlara gidebiliyor. Sonuçta çok emek gerektiren bir yerleştirme. Mekanın kullanılması ve farklı perspektiflerden izleyiciye aktarılması her adımın çok detaylı bir şekilde gündeme gelmesini ve teknik destekle ve aynı şekilde bu teknik desteğe daha farklı boyutlardan da, mekan bazında desteklerle yürürlüğe giriyor. Ekranı açıp karşınıza baktığınızda hayret ediyorsunuz; ne kadar hafif, ne kadar farklı ve ne kadar dijital bir aura yaratılıyor. Bu emek çok fazla ön plana çıkmıyor gibi gözüküyor. Ama bu bağlamda, bu konudaki izlenimleriniz nelerdir? Bunu merak ediyorum, Osman istersen seninle başlayalım.

OY: Teşekkürler. Emeğin fark edilmemesinden bahsedersek bunu ben kendim bire bir deneyimleyen birisi olarak konuşabilirim. Benim de evimde Roomba var ama asla Roombayı evdeyken çalıştırmıyorum. Belli bir sesi var beni rahatsız eden ve belki bu da üzerine konuşabileceğimiz şeylerden bir tanesi, sergiyi bire bir görmediğimiz için. Sesin daha farklı çıkıyor olması ya da yankılanıyor olması. Ben hep evde değilken çalıştırıp döndüğümde evi temiz buluyorum ve sihirli bir şekilde evdeki bütün tüyler toplanmış oluyor. Bizim bunu görmemiz ve bunun dikkati çekmesi bu işin robotlar tarafından yapılıyor olmasından kaynaklanıyor. Eğer orada sürekli simleri atan birisi olsa bu belki bizi daha çok rahatsız edecek, kötü hissedeceğiz. Asla bitmeyen, asla bir yere varmayan bir emekten bahsediyoruz. Ama bir yandan da enteresan olan müze kavramı açısından konuşacak olursak, müze görevlilerinden bahsedebiliyoruz, müze müdüründen küratörden de bahsedebiliriz. Belki de bahsetmemiz gereken, müze görevlileri, hatta Fred Wilson’ın heykelleri vardır müze güvenlik görevlilerini gösterdiği, bir anda önümüze sunduğu ve bir şekilde dikkatimizden kaçan bir emek; pek çok müzenin orayı 24 saat koruyan görevlileri var. Ve eminim ki kameralara baksak belki onları gece 3’te görebiliriz, orada dolandıkları görünür olabilir. Bu o görmediğimiz emek bir bakıma bize sunuluyor. Bizim yüzümüze çarpılıyor. Görmek ya da görmemek bizim seçimimize bağlı. Bizim kafamızı çeviremediğimiz bir şekilde sunmak, isteğimize bağlı. İstediğimiz zaman internete girip izleyebileceğimiz bir konuma giriyor. Dediğim gibi, bitmeyen bir emekten bahsediyoruz. Sürekli kendini yenileyen bir emek. Bir yandan da emeğin izlerine şahit oluyoruz. Bıraktıkları izlerle. O emeğin estetiğine, o emeğin bıraktığı güzel şekillere şahit oluyoruz. Ve sanatçıların Roombaların normal tozları toplayacakları aparatı çıkararak bize sunmaları da aslında birazdan bahsedebileceğimiz queer ile bağlanabilir. Üretken olmayan duruma da getirebiliriz; sadece güzellik için, bir şeyi üretmemek için sunulan bir hale gelebilir. O aparatların çıkarılmış olması da istenmeyen bozuk, amaçsız Roombalar haline getiriyor. Gözetimden bahsedecek olursak bizim onları röntgenci şeklinde izliyor olmamız, hatta Foucault’ya gidebilecek olan, bizim onların üzerinde kurduğumuz baskının, otoritenin bir bakıma suçlu bir zevk unsuru diyebileceğimiz, birinin bir yerde kötü bir şey yaptığı bilmemiz ve arada buna gidip bakıyor olmamız, bu zaten sanatın doğasında olan gözlem, gizli ya da açık gözlem. Sadece daha açık bir şekilde sunuluyor. Ve zaten soyut şekilde yaratılan şekillerin de soyut gözükmesi, bizim de onlara anlam yüklemeye çalışıyor olmamız. Bunu yapanların robot olması, hala bizim şu zamanda yapay zeka ve robotlar ile olan ilişkimizin tam çözülememiş ve çözülemeyecek olması. Onlar da biraz düşünebiliyor, biz de onlardan korkuyoruz, dünyayı ele geçirebilirler. Yarattıkları şekillerin abstract [soyut] olmaları içimizi rahatlatıyor. Eğer belli şekillerde, bizim aşina olduğumuz şekiller çıksaydı bizi ürkütecek hale gelirdi. Çarpık bir otorite, iş, işveren işçi görev veren denklemi var ve sürekli değişiyor ediyor bence.

NS: Çok teşekkürler, sizin bu konudaki fikirleriniz neler Kumru Hanım? Siz ne düşünüyorsunuz?

KE: Bu tartışmanın da enteresan bir noktası diye düşünüyorum. Çünkü bir taraftan ACI REÇETE kendi içinde bir ekosistem. Bir taraftan sanatsal espasın mekanda olması hem bunun sanal, sanal demeyelim de reji kurgusuyla dijitale taşınmış olması. Kendi içerisinde bir ekosistem. Biraz önce müze ve sanat kurumlarıyla ilişkilendirdiğimizde evet müze ve sanat kurumları kendi ekosistemlerine sahipler. Pandemi döneminde sadece sanat kurumlarının değil de tüm sanat ekosisteminin ne kadar kırılgan olduğunu ve ne kadar çabuk etkilendiğini de gördük. Pandemi döneminden en çok etkilenen yine sanat emekçileri. Sadece sanatçılar olarak ele alındığına sıklıkla şahit oluyoruz ama sanatçılar ya da küratörler en bilinen en vitrindeki figürler, aktörler diyelim ama bu ekosistemin çok fazla emekçisi var. Güvenliğinden tutun da, satın alma, temizliğine kadar çok ciddi bir ekosistem ve bu ekosistem otonom bir ekosistem olmadığı tekrar gündemimize geldi. Dünyadaki farklı emek ve mübadele koşullarıyla, pandeminin getirdiği 3. dünyadaki tedarik zincirlerinin bozulması ve bunun yarattığı küresel gerilemenin bu ekosistemi ne kadar olumsuz yönde etkilediğine şahit olduk. Burada en çok sanat emekçileri etkilendi, görmediğimiz, o sizin bahsettiğiniz, çok da güzel tarif ettiğiniz, sahipleri bir taraftan da. Buradan hareketle, biraz daha makrodan düşünmek lazım. Sanat eseri ve buradaki emek konusuna gelmeden önce, belki de mübadele biçimlerimizin değişmesi ile birlikte karşımıza ve robotik dünyasının devreye girmesiyle mübadele biçimlerimizin de değişeceğine dair sinyal; 2008’deki ekonomik krizin -sadece emekten yola çıkarak bunu söylüyorum- sermayenin sanallaşmasının bir kriziydi. Belki biz de bu dönemde yapay zeka ve robotik dünyasının emeğiyle bu ekosisteme dahil olmasıyla birlikte belki farklı krizlere gebe olduğunu da söyleyebiliriz. Hibrid gerçeklikle yapay zeka dünyasının, insan ile insan olmayan arasında bir yaraya işaret ettiğini söyleyebiliyoruz. Eğer varlık bilimin diline geçersek zaten varlık, fırlatılmışlık rejimi içerisindeydi. Dünyaya fırlatılmış haldeydi. Oysa şu anda dijital boşluğa fırlatılmış durumda. Bu dijital boşlukta da kendine de bir temsil alanı nasıl yaratacak, belki bu da önümüzdeki dönemde konuştuğumuz bir şey olacak. Hem kendi ekosistemiyle, hem de insan ve insan olmayan arasındaki emek ve mübadele ilişkileri, bunun varlığın krizine işaret etmesi dolayısıyla tüm bunlara da bir alan açtığını söylemek mümkün.

NS: Ben bir de konuşmanın devamında yerleştirmenin, sim malzemesine geçmek istiyorum. Sim-glitter çok ilginç bir malzeme. Burada özellikle gündeme gelen çok büyük bir ihtişam, şaşa uyandıran bir malzeme olması. Büyüleyici gibi. İlginç bir özelliğe sahip. Osman’ın konuşmanın başında dediği gibi, queer bakış açısını gündeme getiriyor. Hem de bunun tuhaf bir şekilde sınıflar ötesi, kategoriler ötesi olma özelliği var. Bu sim o kadar etkileyici bir malzeme ki hem toplumun farklı kesimlerinde farklı özelliklerde, hem çok farklı insanların, erki olan, ön planda olan insanların kendi güçlerini kullanmak ya da gündeme getirmek için kullandığı bir malzeme. Bu tuhaf bir şekilde, bir tür sınıfsızlığa, kimliksizliğe de gönderme yapıyor. Bu çalışma büyüleyici bir özellik katıyor. Bu çok göz alıcı bir şey. İzleyicinin gözü buna takıldığı zaman - biliyorsunuz, biz bu sergide renkleri değiştiriyoruz- simleri değiştiriyoruz ve son mavi ile yeşili karıştırdığımızda ara tonlar da ön plana çıktı. Hareket ediyorlar ve bütün bunlar sanki simin bu çalışmaya beklenilmedik yerden katkılar yaptığını da gösteriyor. Bu katkıları biraz olsun açımlamak, biraz olsun yorumlamakta fayda var. Sizce bu sim sanatın çağdaş sanatın uzun zamandan beri gündeminde olan bir malzeme ama bir yağlı boya gibi, bir sulu boya gibi, kalem gibi yaygın da değil. Bu da ilginç bir özellik. Bir sim bir kere eline aldığınız zaman çok uzun süre çıkmıyor. Hep parlak kalıyor. Buna da baktığınızda sanki belirsizlikleri içeren bir malzeme gibi. Bu konuda senin fikirlerin nedir Osman?

OY: Ben şöyle bir espri de yapabilirim. :mentalKLINIK başınıza büyük bir iş açtı çünkü o sim, yıllar sonra bile çıkmayacak. Yıllar sonra bile müzenin bir yerinde bu simleri bulacaksınız. Bir şekilde belli bir hafıza yaratan bir madde ve bir yandan da sanki Proust’un malzemesi gibi, gördüğünüz anda kendinizi orada bulduğunuz anıya çıkan bir madde; bir türlü çıkmayan ve sizi takip eden bir madde. Buradan da queer’a bağlayacak olursak aslında queer bir bakıma sembolize eden bir madde ve sınıflar arası bir madde. Ucuz, gayet her yerde bulunan, satılabilen bir şey. Warhol’un Coca-Cola’ya atfettiği, herkesin ulaşabileceği bir madde demesi, içtiği, tükettiği bir şey olması. Az önce bahsettiğim gibi, robotların üretime karşı gelen tavırları da, üretken olmayan tavırları da queer’e bir gönderme. Ve bir şekilde simin gayet kimyasal bir madde olmasına rağmen daha insani boyuta ait bir madde olma gerçekliği de var. Robotların o metalik, soğuk tavırlarıyla da tam anlamıyla kesişen bir hali var. Sanki ikisinin bir tür çatışması var. Bir tanesi izler yaratıyor, diğer onu siliyor, enteresan bir boyutu var. Ayrıca camp, kitsch, güncel sanatta high art dediğimiz sanatta pek kullanılmayan bir malzeme. Bazen ressamların boya ile aralara serpiştirdiği bunun da yine queer’e gönderme amacıyla yaptıkları bir madde. Hiçbir zaman boş yere kullanılan bir madde değil. Belli bir şey söylemek için kullanılıyor. Yağlı boyayı kullandığımızda belli bir amacı olması gerekmediği gibi göz ardı edemediğimiz bir madde ama bu şekilde kullanılıyor olması ve daha da ileri gidersek ve gözetime geri dönersek, queer’den eğer bahsediyorsak ve gözetimden bir bakıma politik ya da sosyopolitik bir açıklaması olabilir. Olanı gözlemlemek ve müdahale etmek, renkleri değiştirmek, silip yeniden yapmak gibi. Emeğin gözlemi kadar, üretken olmamak, queer paylaşımın, kontrol altında tutulması, göz altında tutulması enteresan. Renk seçiminden aslında bunu ben de merak ediyorum mavinin ya da kırmızının pembenin, bu renkler de yoğun renkler. Onların da bahsettiğiniz gibi kendi içlerinde başka renklere dönüşmesi. O renklerin anlamını ben de merak ediyorum.

NS: Aslında bu tabi tamamen sanatçıların kararlarıydı. O renklerin kendi içindeki akışlarında bile çok uzun süre bir çalışma yapmıştık. Hangi rengin hangi renkten sonra gelebileceği hakkında. Bu gözlem ilginç ve yerinde. Biz fuşyayla başladık ki bu çok çılgın bir renk,

OY: Kitsch’den bahsedeceksek fuşya heralde bu kavramlara sembolize edebilecek bir renk.

NS: En başından beri serginin kurgusu içinde çok önemli bir özelliği var. Mavinin Yves Klein’la olan bir ilişkisi var. Kumru Hanım’ın bu konudaki yazısını severek okudum; yazıda Yves Klein’ın boşluğa sıçramaktan bahsediyordu.. Aslında Yves Klein üzerinden çıkıp simi yorumlamak birbirine yakın duruyordu Kumru Hanım. Bunu isterseniz büyüteç altına alabiliriz.

KE: Tabi malzemenin kendi sözü var. Bunu mutlaka her sanat eserine bakarken, her işe bakarken göz önünde bulundurmak lazım. Yves Klein’ın malzemesizliği, avangardların yeni gerçekçiliğini temsil ediyor Yves Klein, o izlenimin deneyimi olarak, nesneden arındırma söz konusu. Aynı boşluğu burada da gördüm ve bu boşlukla birlikte değerlendirdim. Bir şekilde hepimizin içinde olduğu dijital boşlukta, pikseli taklit ettiğini düşündüm ve bir taraftan da bu biraz evvel bahsettiğim ekranın bir espas olarak kullanılması ki, videoyla ilgili metinlerin çoğu, Lazarratto’nun video ve felsefe metninde de aynı şekilde, sinemadan farklı olarak, video sanatında ışık ve sanat ilişkisinin kullanılması. Dijital boşluk, ekran boşluğu, ekran boşluğunda da piksellerin ışığı yansıtma özelliğini de gündeme alırsak aslında ışıkla olan ilişkimizin de nasıl değiştiği, yani Yves Klein’dan dijital dünyaya atladım ama bahsettiğiniz metinde de sanırım ikisi arasındaydı, ikisi arasında bir var oluş, bir kriz vardı. Birinin Yves Klein’ın boşluğa sıçrama jestiyle robotların boşluğa, simlerin arasına bırakmaya çalıştığı, hiçbir zaman sabitlenemeyen, her seferinde değişen, sonsuz ve sürekli tekrar rağmen sonsuz ve sürekli bir kendi içerisindeki tutarlılığa rağmen bir iz bırakma hadisesi. İkinci Dünya Savaşı sonrası, pandemi sonrası dünyanın kriziyle ilgili belirsizlik, kesinleşememe, bir sabitlenememe ile ilişki kurmak mümkün diye düşündüm. Yine bu simlerin ışığı da parlatması, biraz evvelki görüşlerin hepsine katılıyorum. Belki de sim malzemesinin çağrıştırdıkları, kitsch, camp dünyası medya ve eğlence dünyasından temellük edilmiş bir malzeme olarak medya eleştirisinde kimlik politikaları tarafında da açılmış bir malzeme olarak kullanılmış olması da söz konusu. Tıpkı Bizans ikonalarında olduğu gibi bizim dünyayı algılama biçimlerimizin değişmesiyle birlikte ekrana dönüşmesi bir taraftan da ekrana ya da projeksiyonu Rönesans’tan gelen kartezyen felsefeye göre gelen ışık ve felsefe ve makine bakışına geçiş söz konusu olması. Sim de bir ışık kaynağı. Dolayısıyla bir paradigma değişikliği söz konusu. Bu taraftan da ele alınabileceğini düşünüyorum. Sim malzemesi ve acı reçete yerleştirmesinin yarattığı dokusal etki de empresyonist, 19. yüzyıl sonrası saf renklerin nokta nokta temsil edilmesine benziyor, sanat tarihinin izleğine baktığımızda çok hoş başka bir alan açıyor diyebilirim.

NS: Bunlar ilginç çünkü simin bu yerleştirmeye kattığı özelliklerden bir tanesi de maddesizleştirme yani maddesizleştirme olayının kapısını aralıyor. Bu maddesizleşme cep telefonundan ya da ekrandan işi izledikten sonra hoş bir tat bırakıyor gözünüzde. Buna tekrar bakmak istiyorsunuz, sürekli bakmak istiyorsunuz. Ben herhalde işin çok içinde olduğum için sürekli bakıyorum ve belli bir süre geçtikten sonra sanki oradaki simin hareketi, yukarıdan gelen ışığın yarattığı yansımalar böyle sonsuza kadar, Debussy’nin ya da John Cage’in müziğinde olduğu gibi aynı, belli bir monotonluğu olmasına rağmen sürekli dönen, akan bir kavramın içinde olduğumu düşündürüyor. Tuhaf bir şekilde, tanıklığını üstlendiğimiz zamana da gönderme yapıyor mu diye; çok da apokaliptik bir şey. Sürekli belirsizlikler arasında kalıyoruz. Bu yerleştirmede belli mesajlar veriyor mu, vermiyor mu, bunun sizde uyandırdığı hissiyat nedir. Osman ne diyorsun bu konuda?

OY: Uçuculuk belki de, az önce Proust’tan bahsettiğim, arada kalmışlık, yerleştirme biraz da onun da üzerine. Kendine sürekli yeniden bir şans veriyor, yeniden başlıyor, her gün birbirine benziyor. Zaman boşluğu içindeysek sergi bunu kendi dünyasında yaratıyor ve o şekilde yaşıyor ve her gün yeniden başlatıyor. Sim de kum gibi, bir tanesinin bir gücü yok ama sonsuz olması gerekiyor ancak bir etki yaratmak için. Tek bir simin bile ışık gücü var. Belli bir yansıması var, uç uç böceği gibi, o parlaklık var. Bir ordu gibi, var oluşunun bütünken bir gücü var. Ama dağıldığında hafiflik anı var; bunu zamana da bağlayabiliriz. Özellikle bıraktığı izlerle, arkada bıraktıklarımızla, o hafıza, o hafızanın da şu içinde bulunduğumuz durumda, sürekli diyoruz, Mart mıydı o, bir şeylerden bahsederken, hatırlayamıyoruz. Bunun sebebi de sürekli evde, içeride olmamız, dış dünyadan kopuk olmamız. Pencereden bakıyor olmamız. Hep içeride olmanın getirdiği bir zaman bu. İş de böyle. Müzenin öz durumu bu, her şeyin içeride olması durması.

NS: Kumru Hanım siz ne diyorsunuz?

KE: Çok güzel yorumlar yapıldı. Sezgisel bir şey benim söylediğim, bilimsel ya da teorik değil ama bu işin yani ACI REÇETE’nin içinde bulunduğumuz koşullar gibi, bu koşullara eşlik eden şöyle bir tarafı olduğunu düşündüm. Herhangi bir bellek ilişkisi yok. Bizim çağdaş, güncel sanat eserlerinde bir sürü referans konuştuk ama bu referansları biz kurduk. Bunlar bizim insani bellek yaratma ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. Kendi bir şekil çiziyor, yapıyor ve dağıtıyor ve tamamen bunun üzerine kurulu. Bir bellek oluşturmak istemeyeceğiz. Dünyanın yaşadığı krizlerden farklı. Bellek meselesiyle ilgili bir paradigma farkı var. Burada bir bellek yaratmadan, son derece uçucu, son derece geçici, :mentalKLINIK’in kendi ifadesinde de olduğu gibi geçici bir mutluluk halini sağlayan, herhangi bir belleğe de referans vermeyen bir görsel sistem. Belki de biz o yüzden seviyoruz.

NS: Gerçekten çok güzel bir yorumlama oldu. Çok teşekkür ediyorum bu konuşma için. Dediğim gibi, ilk defa bir serginin küratörlüğünü, organizatörlüğünü mekan içinde olmadan, bu zor koşullarda dijital ortamda geliştirdiğim için bu konuşma da o tecrübenin bir parçası oldu. Ve hakikaten çok ilginç konulara değindiniz. Ben zaman ayırdığınız ve bizimle paylaştığınız için her ikinize de teşekkür ederim. Bu ve buna benzer konuşmalarla uzmanlarla izleyiciye açmak ve yeni perspektifler açmak için çaba harcayacağız.

Sayfayı Paylaş