Blog

Edward Burtynsky ile Söyleşi: Fotoğraf, Manzara ve İnsan Etkisi Üzerine

19 Ocak 2026 Pzt

Asude Dilan Yiğit: Merhaba Ed, bugün burada bizimle olduğun için teşekkür ederiz. Söyleşiye, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun siparişi üzerine gerçekleştirdiğin Erozyon projesiyle başlayalım. İzleyiciler, Antroposen’in neden ve sonuçlarını açık şekilde gösteren ve insan müdahalesinin yeryüzünde bıraktığı izleri ortaya koyan fotoğraflarına oldukça âşina. Türkiye’de erozyon meselesi ise iklim değişikliğinin hızlandırdığı toprak bozulmasıyla bu süreci durdurmaya veya yavaşlatmaya yönelik insan çabalarının kesiştiği ilginç bir noktada duruyor. Bu ikilemi ele alırken nasıl bir yaklaşım benimsedin?

Edward Burtynsky: Erozyon projesi üzerine çalışırken Türkiye’nin çölleşme ve erozyonla mücadele konusunda ciddi çaba gösteren ülkelerden biri olduğunu öğrendim. Bu çalışmalar, ormansızlaşmanın yol açtığı tahribatı tersine çevirmeyi amaçlayan, büyük ölçekli bir tür toprak şekillendirme [terraforming] projesi. Sergide yer alan bazı fotoğraflar, bu müdahalenin boyutlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Biraz zaman ayırdığınızda, duvara uygulanan büyük ölçekli fotoğrafta göstergelenen toprak şekillendirme çalışmalarının yaklaşık 20–30 yıl önce gerçekleştirildiğini fark edebilirsiniz. Oluklar büyük ölçüde kaybolmuş ancak ağaçların sıraları hâlâ görünüyor. Bunun gerçekten işe yaradığını görmek mümkün. Süreç henüz tamamlanmış değil fakat ağaçlar yeterince büyüdüğünde, çevrelerindeki yaşamı destekleyebilecekler. Bitki örtüsü geri geldiğinde hayvan yaşamı da beraberinde geliyor: kuşlar, küçük canlılar ortaya çıkıyor ve yeniden tohumlanma başlıyor. Dolayısıyla bu, ormansızlaşma ve muhtemelen aşırı tarım nedeniyle uzun vadede toprağı kurutan olumsuz bir süreci tersine çevirmeye yönelik, yapıcı bir insan müdahalesi. Aynı zamanda bu manzaranın sürekli parçalanmasının önüne geçmeyi amaçlayan bir girişim.

ADY: Çalışmalarının öne çıkan yönlerinden biri de “iyi” ile “kötü” arasında kesin bir ayrım kurmaman; en azından söylemlerinden bunu anlıyoruz. Belirli bir “doğru”yu işaret etmektense, izleyicilere dünyanın mevcut durumuna dair kendi bakış açılarını geliştirebilecekleri bir alan açmayı hedefliyorsun.

EB: Evet, hep bunu yaptım. Üretimimde, ele aldığım konuyu her zaman estetik algıyı da göz önüne alarak bir angajmanla sunmaya çalışıyorum. Meselenin görsel olarak ilgi çekici hâle geldiği ânı yakalamaya çalışıyorum. İzleyiciyi görüntünün içine çeken şey de tam olarak bu oluyor. Üstelik bu işler yargılayıcı olmanın ötesinde aydınlatıcı bir nitelik taşıyor. İnsanlık olarak deniz ve okyanusların sıcaklığını ve asiditesini değiştiriyor; atmosferdeki karbondioksit oranlarını dönüştürüyoruz, tarım ve ormansızlaştırma aracılığıyla yeryüzünü yeniden şekillendiriyoruz. Sulak alanlara şehirler kurarak ve daha pek çok başka müdahaleyle, doğal yaşam alanlarını son derece hızlı bir biçimde değiştiriyoruz. Bugün artık besin piramidinin en üstündeki avcı konumundayız ve Erozyon projesi, geleceğimizin ve gelecek nesillere bırakacaklarımızın sorumluluğunu taşıdığımızı gösteriyor. Bu tür ıslah girişimleri oldukça ümit verici, nitekim bunlar ürettiğim fotoğraflarda görülebilir. Manzaralar hikâyeleri anlatabiliyor ve bu çalışma da buna tanıklık ediyor; insan faaliyetlerinin gelecekte olumlu sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Bahsi geçen ve duvara uygulanan büyük ölçekli fotoğraf, Erozyon Kontrolü #11, Burdur, Türkiye, 2022
Sanatçı ve Flowers Gallery, Londra’nın izniyle

ADY: Daha önce, kendini öncelikle bir çevreci olarak görmediğini ve tamamen belgesel nitelikte işler üretmekten kaçındığını belirtmiştin. Öte yandan, imajlarının yalnızca forma dayalı denemeler olarak kalmaması için yeterli gördüğün ölçüde bilgi de ekliyorsun. Form ile içerik arasındaki bu hassas denge, İstanbul’daki kişisel serginin Afrika Çalışmaları bölümünde özellikle görünür hâle geliyor. Bu dengeyi nasıl kuruyorsun?

EB: Form ve içerikten söz ederken benim için en önemli noktalardan biri, bunlardan birinin diğerine üstünlük kuramaması. Formun öne çıktığı durumlarda iş fazlasıyla sadeleşiyor, neredeyse tek boyutlu hâle geliyor. İçeriğin baskın olduğu noktada ise iş fotomuhabirliğe yaklaşıyor. Oysa benim asıl ilgimi çeken, bu iki unsurun birbirine üstünlük kuramadığı bir denge hâli; formun da içeriğin de eşit bir düzlemde var olduğu bir alan. Bu sayede eser, ne fazlasıyla soyutlaşıyor ne de yalnızca betimleyici bir anlatıya dönüşüyor. Bu iki unsur bir araya geldiğinde anlam sabitlenmez; her iki yöne de açılabilir. Ben, bunu değişken bir odak noktası olarak görüyorum. İmaj, bağlamı içinde kaldığı ve bir propaganda aracına dönüşmediği sürece, anlattıkları üzerine daha derinlikli bir tartışma zemini sunuyor. Bugün 1,5 derecelik küresel ısınma eşiğini çoktan aşmış 2 dereceye doğru ilerlerken; gezegenimizde neler olup bittiğini farklı tarafların bir arada konuşabileceği sağlıklı bir diyalog zemini sunan çalışmaların varlığı her zamankinden daha hayati. Çünkü fırtına gelip her şeyi silip süpürdüğünde, solcu ya da sağcı, dindar ya da seküler, yoksul ya da zengin olmanın hiçbir anlamı kalmıyor.

Borusan Contemporary’de sergilenen “Afrika Çalışmarı” serisinden bir örnek
Logipi Gölü #1, Rift Vadisi, Kenya, 2017
Sanatçı ve Flower Gallery, Londra’nın izniyle

ADY: Kesinlikle… Uzun yıllardır, izleyiciyi görüntünün içine çekmek ve içeriği sorgulamaya davet etmek için eserlerinin estetik çekiciliğinden yararlanıyorsun. David Campany’nin de kısa süre önce dikkat çektiği üzere, bu imajlar birden fazla izleyicinin aynı anda karşısında durmasına imkân tanıyor ve bu “sosyal izleme” durumu politik potansiyele sahip bir dinamik yaratıyor. Bu “sosyal izleme” yaklaşımına ve beraberinde getirdiği olası avantajlar hakkında ne düşünüyorsun?

EB: Evet, bu doğru. Birden fazla kişi aynı anda bir eserin önünde durup ondan keyif alabiliyor ve sergiler bu kolektif izleme hâline alan açıyor. Bana kalırsa bu süreçte birbirimizden öğreniyoruz. Bir kişinin bir fotoğrafı dikkatle incelemesi ve bazı ayrıntıları fark etmesi, bir başkasını “Orada ne var ve neler oluyor?” diye sormaya teşvik edebiliyor. Aynı zamanda, bir fotoğrafa farklı mesafelerden bakıldığında farklı katmanlar ve bilgiler ortaya çıkabiliyor. Bu çift bakış hâlini tetiklemek, her zaman amaçladığım bir şey oldu. Eser, ilk olarak kompozisyonu, rengi, dokusu, ışığı, yarattığı duygu ve çizgileriyle izleyiciyi kendine çekiyor; tüm bu unsurlar görüntüye bir bütünlük kazandırıyor. Bunun yanı sıra, keskinlik, renk ve detaylar aracılığıyla tatmin edici bir deneyim sunan fotoğraflar üretmek için çok mesai harcıyorum. Neredeyse tüm çalışmalarımın yaklaşık 15 santimetre gibi çok yakın bir mesafeden bakıldığında bile bozulmadığını söyleyebilirim. Yüzünüzü esere bu kadar yaklaştırdığınızda dahi, karakterleri, insanları, dokuları, endüstriyel unsurları ya da bir petrol varili veya merdiven gibi detayları hâlâ net biçimde görebilirsiniz.

Sergi mekânı ise, sanat eseriyle bu çift bakışı kurabildiğiniz ve onunla fiziksel bir ilişki içine girdiğiniz için son derece farklı bir his yaratır. Eserden uzaklaşabilir, yaklaşabilir ve baskının önünde durup sosyal bir alanda ayrıntılarını keşfedebilirsiniz.

ADY: Elbette, başka insanlarla birlikte orada olmak; gördüklerimiz karşısında hep birlikte sorumluluk taşıdığımızı ve ancak kolektif biçimde hareket ettiğimizde bir etki yaratabileceğimizi fark etmek, deneyime başka bir boyut katıyor. Bu birliktelik, ele aldığımız konuya karşı kaçınılmaz bir kolektif duyarlılık oluşturuyor.

EB: Evet.

ADY: Sıradaki sorum madencilik üzerine. İlk tek konulu projen bu başlık etrafında şekillendi ve Borusan Contemporary’deki serginde de bu konuya değinen işler yer alıyor. Son projen ise, güncel teknolojilerin temel bileşenleri olan nadir toprak elementlerinin çıkarılmasına odaklanıyor. Fosil yakıt tüketimiyle karşılaştırıldığında, bu alan çok daha karmaşık ve tartışmalı bir zemine işaret ediyor. Bu çalışmayı kavramsal olarak nasıl konumlandırıyorsun?

EB: Aslında bu, bir sanatçı ve fotoğrafçı olarak yaşadığım bir farkındalıkla ilgili. Film, gümüş, jelatin, kimyasallar ve kâğıt gibi tamamen tüketilen malzemelere dayalı bir fotoğrafçılıktan; ışığı birler ve sıfırlara dönüştüren, optik bir sensör üzerinden çalışan daha dayanıklı bir teknolojiye geçtik. Bu veriler başka cihazlara aktarılabiliyor, bir yazıcıya gönderilebiliyor ya da yalnızca telefon ve bilgisayar ekranlarında, tamamen dijital bir alanda varolabiliyor; başkalarına iletilebiliyor, hatta Instagram’da dolaşıma girebiliyor. Bir bakıma fotoğrafçılık büyük ölçüde maddi niteliklerinden arındı. Her şeyin dijitalleştiği bu dönüşüm, gerçek bir paradigma değişimi yarattı. Enerji alanında da benzer bir eşikteyiz. Petrol, kömür ve gazdan vazgeçip güneş, rüzgâr, jeotermal, dalga enerjisi ve hatta nükleer füzyon gibi alternatiflere yönelmemiz gerekiyor; yani fosil yakıtlar harici her şeye. Ancak bu alternatif yöntemlerin tümü, pil teknolojileri ve dayanıklı altyapılar gerektiriyor. Bunlar da mıknatıslar için nadir toprak elementlerine, iletim için bakır ve alüminyuma, motorlar için ise çeliğe gerek duyuyor. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, madenciliği çevre dostu ya da zararlı olarak nasıl değerlendirdiğimizden bağımsız olarak, diğer seçenek yani fosil yakıtları kullanmak daha kötü. Bu nedenle burada kesin bir doğru ya da yanlış yok; daha çok kötüden ve daha az kötüden söz ediyoruz. Ben de çalışmalarımda bu karmaşıklığı olduğu hâliyle ele almaya çalışıyorum. “Bunu yaparsak her şey düzelir” gibi basit bir çözüm yok. Çünkü bizi bu çıkmazdan kurtaracak tek bir teknoloji yok.

Uralkali Potas Madeni #2, Berezniki, Rusya, 2017
Sanatçı ve Flowers Gallery, Londra’nın izniyle

ADY: Ne yazık ki bu paradigma değişiminin tam anlamıyla hayata geçmesi uzun zaman alıyor. Ortak yapımcılığını üstlendiğin üç uzun metrajlı filmde de bu meseleyi ele alıyorsun. Hareketli görüntüler, pratiğine nasıl yeni katmanlar ekliyor? Sergilerin tek başına aktarmakta zorlandığın unsurları hangi yollarla görünür kılmana olanak tanıyor?

EB: İlk filmim İmal Edilmiş Peyzajlar, bir anlamda kendi pratiğimi izlemek, dünyaya açılmak ve neler olup bittiğini anlamaya çalışmakla ilgiliydi. Hatta filmin açılışında bile, bizim doğaya verdiğimiz zararın aslında kendimize verdiğimiz zarar olduğundan bahsediyorum. İlk iki film, doğaya saygı duymayı ve doğanın kendi başına değeri olan bir varlık olduğunu söylüyordu. Bir ağacı yalnızca bir yapı malzemesi olarak değil, bir ağaç olarak varlığıyla ele almak; onun varoluşuna saygı duymakla ilgili. Üçüncü filmim ANTROPOSEN: İnsan Çağı’ndaise, önceki iki filmde pek belirgin olmayan bir aciliyet duygusu öne çıkıyor. Dikkatle izleyip dinlediğinizde, altıncı büyük yok oluşun nedeninin biz olduğumuzu ve yarattığımız etkinin, dünyaya çarpan bir asteroitle aynı ölçekte olduğunu ifade ediyor.

ADY: Evet, ANTROPOSEN’de bu aciliyet duygusu gerçekten de oldukça belirgin. Bu kez filmlerden kitaplara geçmek istiyorum. Fotoğraf kitapları, pratiğinde önemli bir yer tutuyor. Steidl ile uzun yıllar boyunca etkileyici bir fotoğraf kitabı külliyatı oluşturdunuz. Ayrıca 2016’da, fotoğraf kitapları alanında çalışan yeni nesil Kanadalı fotoğrafçıları desteklemek üzere Burtynsky Grant’i [Burtynsky Hibesi] hayata geçirdin. Sence kitap, hem senin gibi tanınmış bir sanatçıya hem de genç fotoğrafçılara, sergilerin ya da dijital platformların sunamadığı hangi imkânları sunuyor?

EB: Kitap formatına gerçekten çok inanıyorum. Sergiler geçici. Oysa kitaplar, üzerinde çalıştığınız fikirleri çok daha kapsamlı bir bağlam içinde sunma fırsatı tanıyor. Metinler, izleyiciyi işe dâhil ederken ve eseri farklı açılardan düşünmeye davet ediyor. Bence bu, eserin gelecekte de tutarlı bir bağlam içinde anlamını korumasını sağlayan önemli bir araç. Şu sıralar, büyük ölçüde tükenmiş olan kitaplarımı Steidl ile birlikte yeniden basıyoruz. Bugüne kadar bir kopya edinemeyenler için önümüzdeki yıl heyecan verici olacak. 2003’te yayımlanan ilk kitabım İmal Edilmiş Peyzajlar, bir sanatçı olarak kariyerimde bir dönüm noktasıydı. Bir kitabın, çalışmalarımı dünya ölçeğinde görünür kılmadaki etkisini o zaman gördüm ve bu nedenle o günden bu yana tüm büyük projelerimi kitaplarla birlikte sürdürüyorum.

ADY: Kitap, sanatçı olarak nerede durduğunu yeniden değerlendirmek için dönüp baktığın bir arşiv malzemesi niteliği de taşıyor.

Edward Burtynsky’nin Dönüşen Yeryüzü sergisine ait ve Borusan Contemporary tarafından yayımlanan katalog
Foto: Hadiye Cangökçe.

EB: Evet. Kitap, tüm projeyi bir bağlam içine oturtmak için son derece güçlü bir araç. Çalışmaya bütünsel bir bakış kazandırıyor. Örneğin Su projesi beş yıl sürdü. Petrol projesinde ise petrolün kaynağını, nasıl işlendiğini, nereye gittiğini, dünyayı nasıl dönüştürdüğünü anlamak için on yıl boyunca araştırma yaptım. Bu uzun süreçler, işin üretimi sırasında temas ettiğiniz fikir ve gerçekliklerin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Çünkü bu deneyimin içinde yalnızca zihinsel olarak değil, sezgisel ve hareket hâlinde de bulunuyorsunuz. Ben de bu anlayışı işlerim, filmlerim ve kitaplarım aracılığıyla aktarmaya çalışıyorum. Böylece bu düşünce hattını takip eden herkes, biz insanların gezegeni nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün hâlâ devam ettiğini daha geniş bir bakış açısıyla düşünebiliyor.

ADY: Bu kurgu, aynı zamanda okurun kelimeler ve görseller aracılığıyla bir noktadan diğerine geçebileceği bir ağ gibi. Son olarak, Brezilya’da düzenlenen COP30’a değinmek istiyorum. Ne yazık ki fosil yakıtların aşamalı olarak devreden çıkarılması konusunda bir kez daha uzlaşma sağlanamadı. Bu COP’tan olumlu bir sonuç çıkmadığı gibi fosil yakıtlardan en fazla fayda sağlayan ulus devletler bu gücü hâlâ ellerinde tutuyor.

EB: Zamanımız her geçen gün daha da azalırken bu durum ister istemez moral bozucu oluyor. Siyaset ve sermaye, anlatıyı kontrol etmenin bir yolunu buluyor ve ne yazık ki bunu hem insanlığın hem de gezegendeki tüm yaşamın aleyhine kullanıyor. Gelecek nesiller bize bakıp “Bir şeyler yapma şansınız varken ne yaptınız?” diye soracak. O soruya verecek cevabımız ne olacak? Ben, kendi adıma elimden geleni yapmaya çalıştım.

ADY: 40 yılı aşkın bir süredir.

EB: Evet, bunun vicdanımı ne kadar rahatlatacağını bilmiyorum ama en azından denedim. Umutlu olmaya çalışıyorum. Son dönemde, Doğaya Övgü adını verdiğim ve doğal manzaraya geri döndüğüm bir sürece girdim. Dünya hâlâ varlığını sürdürüyor; doğa son derece dirençli ve kendini yenileyebiliyor. Bu sorunu çözmek için ihtiyacımız olan tüm araçlar elimizde ama önemli olan onları kullanabilmek. Toplum olarak bu güce sahibiz. Ben de insanların karşısına çıkıp, vazgeçmemek ve yola devam etmek için hâlâ nedenlerimiz olduğunu söylemeye çalışıyorum; seslerini yükseltmek isteyen diğer sanatçıları da yeteneklerini kullanarak hikâyelerini anlatmaya teşvik ediyorum. Nihayetinde, eyleme dönüşecek bir bilinci inşa etmek için pek çok farklı sese ihtiyaç var. Çünkü farkındalık olmadan eylem de olmaz.

ADY: Evet, haklısın. Söyleşi için çok teşekkür ederim; okuyucularımızın bu sohbeti okurken keyif alacağına eminim.

EB: Rica ederim. Umarım öyle olur.



YAZAR HAKKINDA
Asude Dilan Yiğit, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (Türkiye), Sciences Po (Fransa) ve Goldsmiths University’de (Birleşik Krallık) siyaset, mimarlık ve çağdaş sanat alanlarında eğitim alan Asude Dilan Yiğit, transdisipliner bir akademik geçmişe sahiptir. Çalışmaları, güç yapılarını ve farklı ölçeklerdeki değişim olasılıklarını araştırarak kültürel analiz, kurumsal pratik ve toplumsal dönüşümün kesişiminde konumlanır. Yiğit, 2021 yılından bu yana İstanbul’daki çeşitli kültür kurumlarında görev almakta ve günümüzde Borusan Contemporary’de Asistan Küratör olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Sayfayı Paylaş